Faşizm Nedir
Faşizm de
emperyalizm gibi bir sistemdir. Faşizm iki türlü olur: Sanayii devrimini yapan
ülke faşizmi, yarı yolda kalmış ülke faşizmi. Sanayii devrimini gecikerek de
yapmış olsa, sanayii devrimini yapmış ülke faşizminin klasik örnekleri,
Mussolini İtalyası ve Hitler Almanyası faşizmleridir. Sanayii devrimini
yapmamış, yarı yolda kalan ülke faşizmlerinin sayısız örnekleri vardır.
Bilindiği gibi kapitalizm, eşit olmayan gelişim süreçlerini izler. Batı
Avrupa’da en son endüstri devrimini yapan ülkeler, Almanya ve İtalya’dır.
Birinci derecede Almanya, ikinci derecede İtalya sanayii devrimini yaparken ve
emperyalizm dönemlerine girerken dünya hammadde pazarlarının paylaşılmış
bulunduğunu hayretle gördüler. Yeryüzünü büyütmek olanaksız olduğuna göre,
dünyayı daha önce paylaşmış bulunan ülkelerle boğuşarak hesaplaşmak ve onlardan
pazar koparmak gerekirdi. İşte Birinci ve İkinci Dünya savaşları böyle olmuştur.
Bunlara Japon militarizmini de eklemek gerekir.
Geri bıraktırılmış ülke ya da yarı yolda kalmış ülke faşizmlerine gelince:
Bunlar, kapitalistleşme sürecinde bulunan ülkelerdir. Bu ülkelerin dünya
pazarlarında rekabet edecekgüçleri olmadığı için içte, çifte, püsküllü ve çileli
bir sömürüye yönelirler. Bunların parolaları “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir
kitleyiz” propagandası ve ajitasyonudur. Bu sömürüyü sürdürmek için de
diktatöryaya, çoğunlukla askeri diktatoryaya başvururlar.
Nüans farkları biryana bırakılırsa günümüzde ve geçmişe uzanan yarım yüzyıllık
süre içinde yeralan geri bıraktırılmış ülke rejimleri bu kategoride yeralır.
Geri bıraktırılmış bu üklerin amacı, sadece iç sömürüye dayanarak burjuva
sınıflarını yaratmaktır. Acaba şimdiye kadar bu ülkelerden biri veya birkaçı bu
yolda başarı elde etmişler midir? Ne yazık ki, ortada başarı gösteren bir tek
ülke bile gösterilemez. Bu da normal bir şeydir. Çünkü emperyalizme bağımlı geri
bıraktırılmış ülkelerin saniyeleşemeyecekleri sosyal bilim alanında matematik
kesinlikle ispatlanmış bulunmaktadır. Zira pazar paylaşması çoktan oldu-bitti
haline gelmiştir. Bu bağımlı ülkelerin sanayii güçleri yitip daha önce pazar
kapmış emperyalist güçlerle pazar rekabeti, pazar savaşı yapamayacakları içindir
ki, emperyalizme bağımlı hale gelmişlerdir. O halde bu, emperyalizme bağımlı
geri bıraktırılmış ülkelerin ekonomilerini geliştirme insiyatifleri tamamen
emperyalist güçlerin takdir yetkilerine bağlanmış bulunmaktadır. Bu da
montajcılık vb. gibi işlemlerdir. O halde emperyalizme bağımlı yarı yolda kalmış
ülke yöneticilerinin bütün kalkınma laf ve edebiyatı halkları aldatmaya yönelik
hareketler olmaktan başka hiçbir şey ifade etmez.
Geri bıraktırılmış ülkeler topluluğunun ikinci bölümü olan politik bakımdan
bağımsız ve kendilerine günümüzde üçüncü dünya ülkeleri denen gruba gelince:
Bunlar her ne kadar politik olarak emperyalizmden kopmuşlarsa da ekonomik
bakımından hala emperyalizme bağlıdır. Bunlar, kapitalist ve sosyalist sistem
arasında yalpa yapan, gidip gelen, birine yaklaşıp öbüründen uzaklaşan,daha önce
uzaklaştığı ülkeye tekrar yaklaşan, yine daha önce yaklaştığı ülkeden uzaklaşan,
gezgin, kaygan adeta ip üzerinde oynayan cambazlara benzerler. Politik bakımdan
bağımsız, ekonomik bakımdan bağımlı, fakat ekonomik bağımlılıktan da kurtulmak
isteyen bu ülkeler eninde sonunda gene emperyalist sistemle bütünleşirler. Elli
altmış yıldan beri verilen örnekler bu yöndedir. Bu da doğaldır: Zira
burjuvazinin sosyalizmi kuramayacağı bilimsel bir gerçektir.
Bilimsel sosyalizm literatürünün ve işçi hareketinin doğması ile burjuva bilim
ve pratiği bilim açısından mahkum edilip boynuna ölüm fermanı astırılmıştır.
Batı burjuva sistemi, burjuva kapitalist sistemi mahkum edilince Asya’da, Latin
Amerika’da, Orta-Doğu’da ve Afrika’da burjuva demokratik devrimler başlamıştır.
Elli altmış yıllık süre içerisinde bu yeni demokratik devrimler gerçi
emperyalist sisteme büyük darbeler indirmiş ve indirmekteyse de günümüzde bu
hareketlerin manevra kaabiliyetleri son derece daralmış ve sınırlandırılmıştır.
Adı geçen bu hareketler iki sistem içerisinde sıkışıp kalmışlardır. Sosyalizmin
etkisi ile burjuva yöneticiler sağa, gerçek devrim sahipleri olan işçi ve emekçi
yağınlar da uyanıp sola eğilmektedirler. Bu tip yönetimler de denge tutturmak
için içeride faşizme başvurmaktadırlar.
Uzun zamanlar, ulusal kurtuluş hareketleri tozu dumana katara dünya kamuoyunda
sanki tek devrimci güçmüş gibi bir görüntü kazandılarsa da günümüzde bu renkli
imaj yavaş yavaş aralanmaktadır. Şimdilerde sosyalist sistem ve bu sisteme
yönelik işçi sınıfı önderliğindeki burjuva demokratik devrim hareketleri ağırlık
kazanmaktadır artık. Bu nevi hareketler, politik yönden bağımsız olan ülkeleri
sağa kaydırmaktadır. Gerçi, bazı yerlerde sağcı yönetimler sola açılır
görünmekte iseler de bu, bir görüntüdür ve iç ve dış koşulların zorladığı geçici
bir durumdur. Yukarıda değindiğim gibi sola kaymanın gerek garantisi emekçi halk
yığınlarının dış etkilerden de esinlenereke uyanmaları ve sola doğru harekete
geçmeleridir...
Geçmişte nasıl Batı’daki burjuva demokratik devrimleri bilimnsel sosyalizmin ve
işçi hareketlerinin doğması ile mahkum edilmiş, 1917’den itibaren çöküntüye
başlamış ve ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist ülkelerin bir topluluk bir
kamp oluşturması ile emperyalizm tam çöküntü safhasına girmiş ve günümüzde Güney
Doğu Asya’daki çarpıcı hareketlerle emperyalizmin bir canavar gibi deri
yüzülmesi sahasına gelmişse, artık ulusal kurtuluş hareketlerinin burjuva
önderliği de bu tarihsel seyir içinde manevra yeteneğini gittikçe yitirmektedir.
Doğaldır ki, yukarıda çizdiğim sosyalizm grafiği önce ulusal kurtuluş
hareketlerinin manevra alanını genişletmiş daha sonra bu alanı daratlmaya
başlamıştır. 20. yüzyılın başında Avrupa dışında başlayan ikinci nevi burjuva
demokratik devrim hareketleri de birincileri gibi mahkumiyete doğru yön
almaktadırlar. Hiç değilse bu hareketlerin burjuva önderliği mahkum olmak
üzeredir. Dünya’da sosyalizme doğru esen devrimci fırtına yer yüzünde
kamplaşmayı hızlandıracak, üretim güçleri gelişkin geri bıraktırılmış ülkelerde
sola, üretim ilişkileri gelişkin olmayan geri bıraktırılmış ülkelerde de sağa
kaymalar baş gösterecektir.
Demek oluyor ki, faşizm de bir dünya sistemidir ve dünyanın devrimci gelişmesi
ile faşizm de emperyalizm gibi tarihin çöp sepetine atılacaktır. Gerçi geri
bıraktırılmış ülkeler faşizmi ilk zamanlarda feodal unsurlar üzerinde de bir
terör estirmektelerse de bundan en çok sosyalistler ve emekçi halk yığınları
zarar görür. Çünkü, Avrupa’da ilk zamanlar bu terör feodaller üzerinde
estirilmiş ise de, sonraları baskılar işçi sınıfına, sosyalistlere ve emekçi
halk yığınlarına yöneltilmiştir. Emperyalizmle mücadele eden geri bıraktırılmış
ülkelerin hemen hemen hepsi içte anti-sosyalisttirler ve faşizmin
uygulayıcılarıdırlar. Sosyalist ülkeler, henüz sosyalist sistemin zayıfı olduğu
dönemlerde bu durumlara göz yumuyorlardı. Bundan böyle geri bıraktırılmış
ülkelerin emperyalizme karşı mücadele bahanesi ile emekçiler ve sosyalistler
üzerinde faşizmi ve ezdikleri küçük halklar üzerinde şövenizmi artık rahatlıkla
uygulayamayacaklardır. Çünkü, baskıdan kurtulmak isteyen bir ulusun emekçiler ve
sosyalistler üzerinde baskı kurması meşru ve mantıksal değildir. Gene baskıdan
kurtulmak isteyen geri bıraktırılmış küçük bir ulusun aynı ülkedeki başka bir
veya birkaç geri bıraktırılmış ulus üzerinde de baskı ve terör estirmesi onu
boyunduruk altına alması asla meşru bir tutum değildir.
Emperyalizme bağımlı hale getirilmiş bir ulusun bu sözü geçen sınıf, tabaka ve
halklar üzerinde baskı ve terör yöntemi uygulaması öncelikle meşru değildir.
Çünkü, bunun elinde emperyalizmle mücadele paravanası ve bahanesi de yoktur.
Anti-emperyalist mücadele veren ve çoğu da kendi içinde başka ulusları ezen geri
bıraktırılmış hiç bir ülke bu ana kadar sosyalizme geçememiş, çoğu dönüp dolaşıp
emperyalizmin kucağına tekrar yuvarlanmıştır. Burjuva önderliğinde
anti-emperyalist demokratik mücadele veren geri bıraktırılmış ülkelerin
sosyalizme geçişlerinin tek örneği Küba’dır. Bu konunun işlenmesini de başka
yazılara bırakmak gerekiyor.